« Önceki |

23/9/2009

Kürt açılımı (Yeni)

Türkiye tarihi bir dönemden geçiyor. Türkiye demeninde yanlış olduğunu düşünüyorum, Türkler; Beyaz-Laik-Türklerin sınavı bu. 1000 yıldır yüzleşmekten kaçındıkları, yok saydıkları, hatta abartıp kart kurt gibi saçma tezler ürettikleri (bkz: Kenan Evren) Kürtleri tanıyan ve ortada bir sorun olduğunu söyleyen bir başbakana sahipler ilk kez. Sorunun ne olduğunu, sorunların neler olduğunu hepimiz bilmemize rağmen şu noktaya vurgu yapmaktan kaçınmayacağım. Bu bir Kürt sorunu değil, bu adı yanlış konulmuş bir Türk sorunudur! Türkün demokrasi sorunudur, Türkün anlayış sorunudur. Çözülmesi gereken budur, çözülürse faydasını görecek yegane halk yine Türkler olacaktır. Adını ne koyarsanız koyun (kürt açılımı - demokratik açılım vs), yapan ve uygulayan kim olursa olsun (AKP hükümeti - Apo - Ünlü dış güçler vs) bu kanı durdurun artık. Çözüm dediğiniz şeyin kimden geldiğine değil, ne içerdiğine bakacak kadar aklı-selim olun artık. 25 yıldır terör mağduru, destansılaştırdığınız tarihe sahip (?) bu yüce Türk halkı bu kadarını hak etmiyor mu? Kürt sorununu değil, Türk zihniyet sorununu çözüm! Çözümün ana hattı burası.

26/1/2009

Vahap Coşkun: Kürtçeyi tanımak devlete zor geliyor

  Halen resmi bir belgeye Kürtçenin girmesinden özenle sakınılıyor ve "anlaşılmayan bir dil" olarak nitelendirilebiliyor. Kürtçeyi kabullenmek, onu tanımak devlete zor geliyor. Anlaşılan o ki, devletin hücrelerine işlemiş farklılık karşıtı zihniyetten arındırılması ve bütün vatandaşlarına eşit saygı gösterir bir olgunluğa erişmesi için, yapılacak yığınla iş var.

 
Türkiye, devletin birbiriyle çelişen birçok uygulamanın altına aynı anda imza attığını görmenin mümkün olabildiği ilginç bir ülke. Öyle ki, bu ilginç ülkede devletin "ak" dediğine zaman geçirmeden "kara" demesi veya bir konuda bir yandan yapıcı bir rol üstlenirken diğer yandan eş zamanlı olarak yıkım müteahhitliğine soyunması artık pek çok kimseye şaşırtıcı gelmiyor.

Mesela alın devletin Kürtçeye yönelik izlediği politikayı. Bugünlerde devleti, Kürtçenin resmî düzeyde tanınmasını sağlayacak hummalı bir hazırlığın içinde görüyoruz. Devlet hem TRT'de 24 saat Kürtçe yayın yapacak bir televizyon kanalını Ocak ayına yetiştirmeye çalışıyor, hem de Mardin Artuklu Üniversitesi bünyesinde bir Kürdoloji bölümü açmanın zeminini oluşturuyor. Bu hazırlıkların içinde yer alan bürokratlar ve siyasiler de Kürtçeye dönük sıcak mesajlar veriyorlar kamuoyuna. Örneğin, İstanbul'da Kürt aydınlarla buluşan TRT Genel Müdürü, Kürtçe-TV'de "resmi ideolojinin taşıyıcılığının yapılmayacağını" belirtiyor; Artuklu Üniversitesi Rektörü Kürdoloji bölümünün açılmasını "Geç kalmış bir çalışma" olarak tanımlıyor; Kürtçe TV'ye "Heşt" (Sekiz) yerine "Yekbun" (Birlik) ismini öneren AKP milletvekillerinde ise birden geç kalmış bir Ciwan Haco fanatikliği beliriyor.

Şimdi, bu tür hazırlıklar içine giren devletten ne beklenir? Kürtçe üzerindeki arkaik -ve çoğu da yasal bir dayanağı olmayan fiili- baskıları kaldırması, değil mi? Ama heyhat, böyle olmuyor. Dedik ya burası ilginç bir ülke ve bu ilginç ülkenin devleti, bir taraftan resmi düzeyde tanımaya başladığı Kürtçeyi diğer taraftan yasaklamak için elinden geleni ardına koymuyor. Birkaç örnek vererek bu yasağın ne denli pervasızca uygulandığını delillendirelim:

KÜRTÇE’NİN KAMUSALLAŞMASI ZOR

Hakkâri-Yüksekova'nın DTP'li Belediye Başkanı Salih Yıldız, Ramazan Bayramı vesilesiyle ilçe merkezine bir pankart astırır. "Cejna Remezané lı we piroz be" (Ramazan Bayramınız kutlu olsun) yazılı pankart, İlçe Emniyet Müdürlüğü ekiplerince, bir gece yarısı indirilir. Pankartın üzerinde herhangi sakıncalı (!) bir ibare yoktur, dolayısıyla ortada bir suçtan bahsedilmesi de imkân dâhilinde değildir ama daha önemli bir şey vardır: Yüksekova'nın emniyetçileri Kürtçeye tahammül edememişlerdir ve bu tahammülsüzlük, pankartın alelacele indirilmesi için yeterlidir. (Radikal, 02.10.2008)

Kürtçe oyunlar sergileyen Tiyatro Avesta, 1992'de Diyarbakır'da sokak ortasında infaz edilen Apé Musa'nın (Musa Anter'in) hayatından kesitler içeren "Araf/İki Ülke Arasında" isimli bir oyunu İzmir'de sahnelemek ister. Gerekli girişimler yapılır, görünürde herhangi bir sorun yoktur. Fakat son anda İzmir Valiliği, hiçbir gerekçe göstermeden oyunun sahnelenmesini yasaklar. Böylece Kürtçe özgürlüklere yelken açamaz ve "arafta kalır." (Taraf, 18.10.2008)

Siirt E Tipi Cezaevi'nde yatmakta olan Zeki Kayar'ın, Dilé Xembar (Üzgün Yürek) isimli Kürtçe şiir kitabı Ocak 2007'de Tevn Yayınları tarafından basılır. Yayınevi, Kayar'a kendi kitabından bir koli gönderir. Ancak o sırada Gaziantep H Tipi Cezaevi'nde bulunan Kayar kitabına kavuşamaz. Çünkü cezaevi yönetimi, Kürtçe yazıldığı için kitabı Kayar'a vermez. Bunun üzerine Kayar mahkemeye başvurur, ne var ki mahkeme de Kayar'ın talebini reddeder. Gerekçe tanıdıktır: Kürtçe "anlaşılmaz bir dildir", bu dilde yazılan kitap tercüme edilmediği için kamu güvenliğini tehlikeye düşürebilir. Kitap hakkında hâlihazırda bir toplatma kararı mevcut değildir ve kitap her yerde serbestçe satılmaktadır. Dolayısıyla Kayar'ın kitabının kendisine verilmesinde hukuki bir engelden söz edilemez. Ama bu ülkenin insanları, bu ülkede "her şey, hukuktan ibaret olmadığını" bilebilecek bir deneyime sahiptir. (Taraf, 03.11.2008)

YASAKÇI ÖRNEKLER ÇOK

17. Fotoğraf adlı bir grup Kürt yazar Mehmed Uzun ile ilgili bir belgesel hazırlar ve bu belgeselin davetiyelerini milletvekillerine gönderilmek üzere TBMM'ye iletir. Davetiyelerde Mehmet Uzun'dan bir alıntı vardır: "Siz istediniz, ben de anlatacağım. Şimdi kandili yakın ve unutulmuşların sesini dinleyin." Uzun’un bu sözleri davetiyede Türkçe, Kürtçe ve İngilizce yazılır. Bunun üzerine TBMM Genel Sekreterliği iki gün boyunca davetiyeleri inceler ve "Üzerinde Kürtçe yer aldığı ve ne yazıldığının anlaşılmadığı" gerekçesiyle davetiyelerin dağıtılmasına izin vermez. (Taraf, 03.11.2008)

Meclis'in Kürtçeye duyduğu alerjiyi gösteren daha epey olay var. Örneğin, Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi'nin, Kültür Bakanlığı'nın desteği ve AB fonlarıyla hazırladığı "Dengbejler" ile ilgili kitabın milletvekillerine dağıtılmasına karşı çıkar Meclis. Keza DTP Siirt Milletvekili Osman Özçelik'in, Kurban Bayramı münasebetiyle Meclis Basımevi'nde Türkçe ve Kürtçe bir bayram tebrik kartı bastırma talebini reddeder Meclis.

Bu örnekleri çoğaltmak mümkün. Bakın daha seçmenlerine Kürtçe veda ettiği için mahkemelere düşen siyasetçilerden, Kürtçe anadil eğitimi istedikleri için üniversitelerinden uzaklaştırılan öğrencilerden, içinde Kürtçenin de yer aldığı birçok dille belediyecilik hizmeti vermeye çalıştığı için görevden alınan Diyarbakır Sur Belediyesi'nden bahsetmedik bile. Örnek çok, yara derin. Dolayısıyla bu tür örnekleri çoğaltan zihniyete odaklanıp, şu sorunun yanıtını aramak gerek: Kamusal sorumluluk taşıyan makamlar neden Kürtçeyi, onu anadili olarak kullanan insanları incitecek sıfatlarla anmaktadırlar? Devlet kurumları neden genel bir davranış olarak Kürtçeye karşı hasmane bir tutum takınmaktadırlar?

Bu sorunun yanıtlanması için, Cumhuriyet'in kuruluş ideolojisine ve Cumhuriyet yönetiminin, hâkim etnik kimliğin (Türk) ve onun belirtisi olan dilin (Türkçe) dışında hiçbir kimliğe ve dile müsamaha göstermeyen uygulamalarına bakılması gerektiğini düşünüyorum. Kürtler, ülke sınırları içinde yer alan herkesin aynı etnik kimliği kabullenmesi ve aynı dili konuşmasını hedefleyen etnik tektipleştirme politikalarına daima muhalefet ettiler. Devletin bütün ideolojik ve askeri aparatlarını kullanarak kendilerini "Dağ Türkleri" olduklarını kabule zorlamasına karşın Kürtler, etnik kimliklerini korumada ve dillerini konuşmada ısrarcı oldular. Bunun sonucu ise, Kürtçe üzerindeki baskılarını artması oldu.

YASAYLA YASAKLANAN DİL(Dİ)

Kürtçe, gerek tek parti döneminde gerekse çok partili rejimde etnik birliği bozan bir unsur olarak görüldü. Bu nedenle tüm Cumhuriyet tarihi boyunca, iktidarda hangi partinin bulunduğundan bağımsız olarak, Kürtçe üzerindeki asimilasyonist politika bir devlet politikası olarak uygulanageldi. Nerdeyse tüm coğrafi birimlerin Kürtçe olan isimleri Türkçeleştirildi, Kürtlerin, kendi çocuklarına anadillerinde isim vermeleri yasaklandı, çarşı pazarda Kürtçe konuşmak cezai yaptırıma bağlandı. Bildikleri tek dil olan anadillerinden mahrum edilmeleri, Kürtlerin büyük çoğunluğunu kamusal mekânlarda sağır ve dilsizliğe mahkûm etti.

Bugün yaşadığımız birçok soruna kaynaklık eden 1980 darbesi, türlü yasaklarla boğuşan ve zar zor nefes alan Kürtçenin çanına ot tıkamak için daha önce muhtemelen şeytanın bile aklına gelmeyen bir tanımı 82 anayasasına yerleştirdi: "Yasayla yasaklanan dil." Amaç açıktı: Hukukun zorlayıcı gücünden istifade edip varlığına tahammül edilmeyen bir sosyal olguyu (Kürtçeyi) ortadan kaldırmak. Bu amaca binaen 1983'te çıkan 2932 sayılı yasa hangi dil(ler)in yasak kapsamına girdiğini açıklığa kavuşturuyordu; buna göre "T.C. tarafından resmen tanınan ülkelerin resmi dilleri dışında kalan bütün diller" yasak kapsamına alındı. Böylelikle Kürtçe hem anayasal hem de yasal zeminde yasaklanmış oldu.

Ancak Kürtçenin üzerine çöken bu zifiri karanlık ilânihaye hüküm süremedi. 80'lerin sonu 90'ların başlarından itibaren gerek siyasal alanda Kürt kimliğine ilişkin taleplerin artması ve gerek Türkiye'nin tam üyeliğine aday olduğu AB normlarının zorlamasıyla Türkiye mevzuatındaki bazı çağ dışı hükümleri değiştirmek zorunda kaldı. Mesela Kürtçeyi yasa dışı konumuna sokan 2932 sayılı yasa yürürlükten kalktı, "yasayla yasaklanmış dil" ibaresi anayasadan çıkartıldı, sınırlı da olsa bazı dillerin radyo-tv yayını yapmasına olanak tanındı ve sonunda Kürtçe yayın ve eğitim gibi taleplerin bizzat devlet tarafından gündeme alındığı mevcut duruma gelindi.

EĞİTİMİ YASAK TV’DE SERBEST

Bugün varılan noktada Kürtçenin geçmişe nazaran daha iyi bir konumda olduğu söylenebilir. Ancak ne bir çırpıda geçmişi unutmak mümkün, ne de geçmişin yükünden hemen kurtulmak. Hukuki metinlerdeki yasaklar öyle ya da böyle ortadan kalkıyor, ama yasaklarla kodlanmış zihniyetlerin özgürlüğe alışması öyle hemen olmuyor, zaman alıyor. Halen resmi bir belgeye Kürtçenin girmesinden özenle sakınılıyor ve halen Kürtçe "anlaşılmayan bir dil" olarak nitelendirilebiliyor. Tüm bunlar, sorunun sadece yasaları değiştirmekle çözülecek kadar yüzeysel olmadığına delalet ediyor. (Kaldı ki daha değiştirilmesi gereken pek çok yasanın bulunduğunu da unutmayalım. İlk akla gelenler, anadilde eğitimi yasaklayan Anayasanın 42. md. ile siyasi faaliyetlerde anadilin kullanılmasını yasaklayan Siyasi Partiler Yasası'nın 81. md.) Kürtçeyi kabullenmek, onu tanımak devlete zor geliyor. Anlaşılan o ki, devletin hücrelerine işlemiş farklılık karşıtı zihniyetten arındırılması ve –sadece Kürtlerin değil- bütün vatandaşların sahip oldukları dillere eşit saygı gösterir bir olgunluğa erişmesi için, daha yapılması gereken yığınla iş var.

* Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi / vahapcoskun@gmail.com

25/1/2009

Nuri Yaman: Akan kandan rant sağlayanlar var

<_script />
Nuri Yaman, 39 yıl üst düzey bürokrat olarak görev yaptıktan sonra DTP'ye girdi. 22 Temmuz seçimlerinde Muş milletvekili seçildi. Yaman, ne eski DEP'li, ne de daha önce Kürt sorunu konusunda siyaset yaptı.

Yıllarca kaymakam, vali yardımcısı ve mülkiye başmüfettişi olarak hizmet verdi. Bir yıldır da DTP'de. Kendini Kürt sorununun çözümünü en iyi bilen insanlardan biri olarak tanımlıyor. Yaman, sorunun TBMM çatısı altında, daha çok demokrasiyle ve her siyasi görüşün sorumluluğuyla çözüleceğine inanıyor. Etle tırnak gibi olan Türk-Kürt kardeşliğini hiçbir gücün bozamayacağının altını çiziyor. Sorunun demokratik yöntemlerle çözümü için herkesin elini taşın altına koymasını istiyor. Aklı başındaki hiçbir Kürt'ün Türkiye'nin birlik ve bütünlüğüne aykırı bir düşünce içinde olmadığını vurguluyor. Son terör olaylarını bazı çevrelerin çıkar hesaplarına bağlıyor. Mart 2009'da yapılacak yerel seçimlerin de bu olayların artmasında etkili olduğu görüşünde. Partisine açılan davanın 'kapatma' kararıyla sonuçlanmasının ise Türkiye'de kaos isteyen çevrelerin ekmeğine yağ süreceğine dikkat çekiyor. Yaman, kapatma davasından olumlu bir sonuç bekliyor İddianamedeki suçlamalara itirazı var. Parti olarak her fırsatta Türkiye'nin bölünmez bütünlüğünden bahsettiklerini, barış ve kardeşliğe vurgu yaptıklarını belirtirken Anayasa Mahkemesi üyelerinin bu durumu gözeteceğine inanıyor. Mahkemenin 4 üyesini yakından tanıdığını ve ülkesini çok seven bu insanlardan Türkiye'nin aleyhine bir kararı beklemediğini kaydediyor. Yaman, şöyle devam ediyor: "DTP'nin siyaset dışı bırakılmasının Türkiye'nin yararına olmayacağı konusunda hakimlerin vicdani bir kanaate varacaklarını düşünüyorum. Ne yazık ki ülkemizin kaosa sürüklenmesini isteyen ve varlık nedeni bu kaoslar olan çevreler var. Onların ekmeğine yağ sürülmemesi lazım. Bizim hiçbir ifade ve davranışımız Venedik Kriterleri'ne aykırı değil. Zaten iddianamede partinin kapatılmasını gerektirecek bir delil yok. Hiçbirimiz TBMM'ye gelirken yaptığımız yemine aykırı davranmadık." Yaman bugüne kadar kapatılan aynı gelenekteki partilerin AİHM'ye gittiklerini, hepsinin de haklı bulunduğunu hatırlatıyor. Çözümün parti kapatmayla ya da askeri yöntemlerle olmayacağını anlatan Yaman, Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ'un Kara Kuvvetleri Komutanlığı döneminde, gençlerin dağa çıkmasının yollarının kapatılamadığına yönelik açıklamalarını önemsiyor. Nuri Yaman, "Bu yolu kesmenin yolu barıştır, kardeşliktir, birlikte çözüm aramaktır. Kürt dili ve kültürü üzerindeki baskılar kalkarsa sorun çok daha kolay çözülecektir. Silahın çözüm olmadığını hepimiz söylüyoruz. Hak ve özgürlük aramanın silahla olmayacağına inanan bir insanım. Ancak hak ve özgürlük isteyen insanların üzerine de silahla gidilmemeli." şeklinde konuşuyor. DTP'li Nuri Yaman'ın tespitleri şöyle:

Büyükanıt insancıldı, köyümüzün delisini bile sordu

Eski Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt'ı üsteğmenliğinden beri tanırım. 1965-68 yılları arasında bizim ilçede görevliydi. O dönemin belediye başkanı ağabeyimle yediği içtiği ayrı gitmezdi. 1. Ordu komutanı ve Kara Kuvvetleri komutanıyken kendisiyle iki kez uzunca sohbet ettim. Görüşmemizde bana 40 yıl öncesinin insanlarını isim isim sordu. Garibanları nasıl baş göz ettiğini anlattı. Mahallenin delisini bile sordu; 'Ne yapıyor?' dedi. Büyükanıt, "Kürt İsmet diye bir arkadaşım vardı, o zaman devlete karşı başkaldırı yoktu." şeklinde bir açıklama yapmıştı. Bahsettiği kişi ağabeyimdi. DTP'den vekil olduktan sonra randevu istedim ama görüşemedik.

Hatalarımız var ama çözüm Meclis'te

39 yıl boyunca devlete hizmet ettim. DTP'den vekil seçilince bazı arkadaşlarım beni yadırgadı. Ama düşüncelerimi anlatınca bana hak verdiler. Parti içinde hiçbir sorun yaşamadım. Arkadaşlarım birlikte yaşam ve birlikte çözüm istiyor. Bazen politika icabı geldikleri kesimlere 'selam verme veya hoş görünme' amacıyla yanlış şeyler söyleyenler olabiliyor. Ama bunlar siyaseten söylenmiş şeylerdir. Yeri, zamanı ve üslubunda hata yapılabiliyor. Ama 21 kişilik gruptaki herkes sorunun Parlamento'da çözülmesini samimi bir şekilde istiyor.

Kan üzerinden asla siyaset yapılmaz

Son olaylarda dökülen kandan ve kirli savaşın sürdürülmesinden belli çevrelerin çıkarı var. Ne Türkler ne de Kürtler kan dökülmesinden ve terörden hoşnut. Şiddetle ne hak aranır, ne de hak arayanlarla mücadele edilir. Bu şekilde hiçbir sorun çözülmez. Son olaylarda yaklaşmakta olan yerel yönetim seçimlerine ilişkin rant beklentilerinden bahsediliyor. Kan üzerinden asla siyaset yapılmaz. Ben bütün bunların ötesinde, çözümü hükümetin inisiyatifi almasında görüyorum. Kürt sorununun temel noktaları çözülürse, PKK'nın kan dökmek için bahanesi kalmaz.

Üst düzey bürokratlarla sürekli görüşüyoruz

İçişleri Bakanlığı'nın, Başbakanlık'ın en üst düzeydeki bürokratlarıyla Kürt sorununun çözümüne yönelik altyapının oluşması için sık sık bir araya geliyorum. Devlet ile parti arasındaki ilişkileri sağlama adına bir köprü işlevi görüyorum. Hükümete partimin mesajlarını götürüyorum. Bakanlarla bu konularda sohbet ediyoruz. Devleti tanıyan ve siyasetin içindeki biri olarak diyalog görevini üstleniyorum. AK Parti, CHP ve MHP'de çok yakın dostlarım var.

MHP lideri Bahçeli'ye çay içmeye gideceğim

Sayın Devlet Bahçeli'yle aramızda çok büyük bir sevgi, saygı var. Sokak hareketlerine yeşil ışık yakıldığı dönemlerdeki gibi bir lider olsa bugün Altınova'da neler olurdu? Bazı çevreler bilseler ki Bahçeli, sokak olayları konusunda sert tedbirler uygulamayacak, yine o girişimlerde bulunurlar. Bahçeli, devleti tanıyan, geçmişi iyi irdeleyen bir insan. Türk-Kürt kardeşliği için onun duruşu çok önemli. Ben kendisiyle görüşmek istediğimi söyledim, 'Beklerim.' dedi. Çay içmeye gideceğim.

HABİB GÜLER-ZAMAN

<_script /><_script />
<_script />

23/1/2009

Sertaç Burak: Kürt halkının demokratik kazanımı

kürt tarihi

  TRT Şeş’in yayının başlaması 85 yıldır pompalanan korkuların ne kadar temelsiz, kof olduğunun göstergesi oldu. Televizyonun açılmasından sonra ne sokak çatışmaları, ne de linç girişimleri oldu. TRT Şeş Kürt sorunun çözümü yolunda önemli bir adımdır.

 
Cumhuriyetin kuruluşundan kısa bir dönem sonra (1924) devletin resmî politikası, homojenleştirilmiş nüfustan oluşan bir toplum yaratmak oldu. Resmî devlet siyasetinin önemli bir boyutu da Kürt dili ve kültürü üzerinde uygulanan ret, inkâr ve yok etme politikasıdır. Çünkü zorba devletler farklı dillere karşı uyguladıkları zoraki asimilasyon politikası ile o dili “yok etmeyi (to kill a language)” dolayısı ile, konuşulmayan dil onu konuşanlar ile birlikte kaybolmaya yüz tutar. Bunu sosyolinguistler “Dilkıyım (linguicide)” olarak niteler. İnsanlığa karşı bir suçtur.

85 yıllık cumhuriyet tarihinde Kürtçe konuşan insanlar böylesine ağır ve zorba metotlara rağmen dillerini koruyabildiler. Bunun için ağır bedeller ödediler. Kürt hareketinin bir bütün olarak önemli taleplerinden biride Kürtçe TV ve Radyo yayını idi. Türkiye’nin en büyük kamusal kuruluşu olan TRT’nin TRT-Şeş adı ile 1 Ocak 2009’dan bu yana 24 saat Kürtçe yayına başlaması Kürt halkının, yasalarda adının konmamasına rağmen (hatta TRT yasayında bu yayının adı çok dilli yayın olarak belirtilmesine karşın), resmî olarak yasakların olmasına rağmen, gösterdiği direngenliğinin, Kürt dili ve kültürüne bağlılığın, inatla kimliğini sahiplenmenin bir sonucudur.

BU KAZANIM ÖNEMLİDİR

Bu sonuçta Türkiye’deki demokrasi güçlerinin, bu yayına evet oyu veren TBMM’nin üyelerinin ve demokratikleşmenin önemli dış dinamiği olan AB’nin katkısı da önemlidir. Bu adım normalleşmenin, siyasette kırılmanın bir başlangıcıdır. Olumludur.

Türkiye’de devlet dünyada olup bitenleri Kürt sorununa ilişkin resmî ideolojisinden ötürü çabuk algılama yetisinden maalesef yoksun, cesur tavır takınmada gecikme kusurlu. Buna rağmen gecikmeden ziyade yayının uzun erimli ve çağdaş normlara uygun olması, iyi yapılması önemlidir. Bunu da izleyip, göreceğiz. Peşin hükümlü olmaktansa gelişmeyi izlemek daha doğru olur diye düşünüyorum.

TRT ve onun gibi habercilik yapan kanalların haber programlarını izlemiyorum. Çünkü henüz objektif değiller. Bu gereksinimi çok dilli oluşumdan bugünkü teknik koşullarda giderme olanağım var.

‘HAİN’ SUÇLAMALARI YANLIŞ

TRT Şeş’in kültür ve edebiyat ile ilgili programlarının bir bölümünü fırsat buldukça izliyorum. Bu programı yapan insanlar, ekranda görünen ve görünmeyenler, Kürt dilini iyi kullanıyorlar. Bu arkadaşlar Kürtçeyi kendi kişisel çabaları ile yazma ve okuma dili olarak geliştirdiler. Bu dili ve bu dili konuşanları sevdikleri için bu çalışmalarını yaptılar. Bu coğrafyanın Kürtçe dili ile eser veren kültür emekçileri bu çalışmalarını ağır bedeller ödeyerek yaptılar. Kitapları, şiirleri, türküleri yasaklandı. Yargılandılar. Çıkardıkları eserler baskılardan ötürü kitlelere ulaşamadı. Pazar bulma sıkıntısı yaşadı Kürt yayınevleri, dar bir okuyucu çevresinin dışına çıkamadı.

Kısacası içinden geldikleri halkın kaderini onlar da bir biçimi ile paylaştı. Kürt edebiyatı, romanı boşuna Avrupa’nın demokratik ülkelerinde, sürgünde, gelişme olanağı bulmadı. Onlar ay’dan gelmediler. Belki kimisi aktif siyasetin içinde olmadı ama yasaklı bir dili benimsemek, sevmek onun üstüne yoğunlaşmak, çalışmak eser vermekte bedeli olan siyasi bir tavırdır. Toplumsal kalkınmaya katkıdır. Kürtçe ezgileri sunan sanatçılarda öyle. Onlar hiçbir zaman İbrahim Tatlıses, İzzet Altınmeşe olmayı tercih etmediler. Kimliklerine bağlı kaldılar. Hırpalandılar, sürgüne gittiler veya buralarda kaldılar.

DTP’li kimi arkadaşlar veya o cenahtan etkin kişilerin TRT Şeş’te program yapanları “hain” ve benzeri sıfatları yaftaladılar. Müthiş bir psikolojik baskı cenderesi oluşturuldu. CHP lideri Baykal ve MHP lideri Bahçeli ile örtüştüler. Ne garip değil mi? Oysa bu yayın başladığında 85 yıldır bu dili yasaklayanlar, o zihniyet utanç duymalıydı. Tepki bunlara olmalı idi.

Siyasi tartışmalarda bu tip sıfatları itici, çağdaş olmayan, modern dünyanın tartışma kültüründe tedavülden çoktan çıkardığı sıfatlar olduğunu düşünüyorum. Eleştiri hakkının olmadığını söylemiyorum.

Yayınların nitelikli olması için, yayın yapan Kürt televizyonlarına karşı anti propaganda aleti haline gelmemesi için, çoğulculuğa katkı sunması için kuşkusuz eleştirel bakacağız. Dikkatli bir izleyici olacağız. Ancak o kanalda kültürel birikimleri ile Kürt dili ve kültürüne katkı sunan insanları böylesi sıfatları yapıştırmak haksızlıktır. Ve ben bu haksız tavrı doğru bulmuyorum.

TRT Şeş yayınının açılışında Sayın Cumhurbaşkanı ve Başbakan’ın konuşma yapmalarını, protokolde devletin en üst düzeyde temsilini önemsiyorum. Bu adım normalleşmenin başlangıcı olabilir.

KORKULARIN BOŞ OLDUĞU ORTAYA ÇIKTI

Ancak bu gelişmeyi genel demokratikleşme süreci içerisinde diğer adımlar gecikmeden takip ederse anlamlı olur. Yasal düzenlemeler pratik adımlar ile uyum içinde olmalıdır. YÖK’ün almak istediği karar (İstanbul ve Ankara üniversitelerinde Kürt Dili ve Edebiyatı Fakülteleri’nin kurulması) olumludur. Kürt dili ve kültürü üzerindeki yasaklar (Siyasi Partiler Yasası vd.), yerleşim yerlerinin, bölgelerin otantik adları iade edilmelidir.

Yayının başlaması 85 yıldır pompalanan korkuların ne kadar temelsiz, kof olduğunun göstergesi oldu. Ne sokak çatışmaları, ne de linç girişimleri oldu.

TRT Şeş yayınları iyi televizyonculuk yapar ve bunu geliştirirse Kürt dilinin gelişmesine ve standardize edilmesine katkı sunabilir. Kürt edebiyatı ve Kürt yayıncılığı gelişme sağlar ve bir pazar oluşur. Kürtçe yayınlar arası rekabet yayın kalitesini yükseltir. Kültürlerarası diyaloga katkı sunar.

Demokratik sürecin ilerlemesi Kürt sorununun çözümünün zeminini oluşturur.Ben Kürt sorununun demokratik bir zeminde çözüme kavuşacağını düşünenlerdenim. Çünkü en iyi çözümler bu zeminde tartışılır ve bulunur. Kısacası TRT-Şeş olumlu bir adımdır.

* HAKPAR Eski Genel Başkanı / serbu04@hotmail.com

* kaynak: taraf gazetesi

23/1/2009

Yüksel Taşkın: Kürt sorunu çözülmezse kafatasçılık başlicak

kürt tarihi

Marmara Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü'nde yardımcı doçent olarak görev yapan siyaset sosyologu Yüksel Taşkın'la Türkiye'de 'ırkçılık, milliyetçilik, muhafazakârlık, solculuk' üzerine yaptığımız ve dün birinci bölümünü yayınladığımız konuşmanın ikinci bölümüne kaldığımız yerden devam ediyoruz.

***

NEŞE DÜZEL: Türkiye'de çeşitli siyasi fikirler, partiler var. Irkçılık konusunda hepsi birbirine benziyor gibi geliyor bana. Yanılıyor muyum? 


YÜKSEL TAŞKIN: Doğru, benzeşiyorlar. Ama AKP'yle ilgili şöyle bir problem var. 1950'den beri merkez sağ partiler içinde parti grubu bu kadar ürkek, sessiz, itaatkâr ve bu kadar tavır üretemeyen bir parti hiç olmadı. AKP'li milletvekillerinin ideolojik yönelimini tam bilmiyoruz. AKP'li kesim bu süreçte ciddi bir biçimde zenginleştiği, her türlü iktisadi politik kültürel kaynaklar kendisine aktığı için de yaşananlara sessiz kalıyor. Bütün bunlardan ötürü biz AKP'nin meselelere tam olarak nasıl yaklaştığını, ne yapacağını altı yıldır iktidarda olduğu halde hâlâ anlayamadık. 2002'den beri bir muammayla karşı karşıyayız. Yanlış tepkiler verilerek gerilim artırıcı bir liderlik sergiliyor AKP.

Peki, sosyal demokratlarla muhafazakâr dindarlar arasında, ırka bakış açısından bir fark bulunuyor mu? 


AKP'deki Kürt muhafazakâr kitleyi dışarıda bırakırsak, geri kalan AKP'lilerle CHP'lilerin ırka bakışları çok benziyor. CHP ve AKP yaşam tarzında farklılaşıyorlar ama ırkçılık meselesinde farklılık göstermiyorlar.

AKP, CHP, MHP ve Kürtçü olarak DTP arasında ırkçılık açısından nasıl bir ilişki var? Durdukları siyasi nokta farklı gibi görünse de ırk konusunda hepsi aynı noktada mı? 


Bu birbirini besleyen bir zincirleme reaksiyon. Sosyalistim milliyetçi değilim deseniz bile yaşanan süreç milliyetçiliğe itiyor sizi. DTP'de de hayatı, kendi Kürtlük bilinci üzerinden kurmak için büyük bir heyecan var. Kürt meselesi iki tarafı da rencide etmeyen bir sonuca bağlanmak zorunda. Aksi takdirde CHP'li Canan Arıtman gibi çok fazla insan ortaya çıkacak, milliyetçi gerilimler daha da artacak. Soy Türkçülüğün de bir tür canlandığı bir ülkeyiz şu anda biz. 

Soy Türkçü mü? 


Evet, bildiğimiz kafatasçı Türkçü... En etkili olduğu illerden biri İzmir bunların. İzmir'de farklı unsurlar arasında fazla bir gerilim var. İzmir, seçmen tabanı itibarıyla cumhuriyetçi muhafazakâr tepkiler vermeye yatkın. Muhafazakâr cumhuriyetçilerin kendilerini etkisizleşmiş hissetmelerinden dolayı ortaya çıkan bir korku ve korkuya karşı duydukları bir tepki var İzmir'de. Muhafazakâr cumhuriyetçiler, kendilerinden olmayanların perde arkasındaki güçler tarafından yönlendirildiklerini düşünüyorlar. Bu ülkede eskisi gibi yönetemedikçe, gerçeklerle bağlarını kopartıp suçlayıcı oluyorlar. Bunlar çocuklarını Amerika'da tahsile göndermek için uğraşıyorlar ama Amerika ve küreselleşme karşıtı bir dil kullanıyorlar.

Niye böyle büyük bir çelişki yaşıyorlar?


Çünkü korkuyorlar. Kemalistler bu toplumda etkinliklerini giderek yitiriyor. CHP toplumun sosyolojisini algılayamıyor. Ona göre her şey dışarıdan bir etkiyle gerçekleşiyor. Aslında çok şey Turgut Özal'ın Türkiye ekonomisini dışarıya açmasıyla başladı. Devletin hiçbir şekilde beslemediği küçük küçük oluşumlar dış pazarlara yüklendiler. Özal o sırada Gülen Cemaati'ne çok ciddi maddi destek verdi ve cemaatin önünü çok açtı.

Eğer Fethullah Gülen cemaati küreselciyse, özür diliyorum kampanyasında olduğu gibi niye o kadar sert milliyetçi tepkiler veriyor? Hem küreselci hem böyle milliyetçi olmak mümkün mü?


Bu cemaat her şeyi önceden düşünüp politika belirleyen bir cemaat. Ermeni meselesinde esnememe kararını yıllar önce verdiler zaten. Alevilik konusunda da nereye kadar esneyebileceklerinin kararını vermiş durumdalar. Burada da Cem Vakfı'na kadar esnemeye karar verdiler. Ayrıca son dönemde çok fazla sayıda Alevi genci Nurculaştı.

Nasıl?


O gençliğe de el atarak, onlara ciddi bir biçimde yatırım yapıyorlar. Çünkü onlar, Türkiye'de Sünni-Hanefi unsurun merkezde olmasını istiyorlar ama Türkiye'nin sorunlarının sert milliyetçilikle çözülmeyeceğini de düşünüyor. Gülen cemaati küreselleşmeye uyumlanmanın kendisine güç getirdiğinin farkında bir dünya cemaati... Türk-İslam sentezcisi değil, İslam-Türk sentezcisi aslında bunlar.

Arada nasıl bir fark var?


Milliyetçiliğin toprağa bağlılığı daha fazlayken, bunların evrenselci boyutları daha fazla. Çünkü bütün yerküreyi, İslam'ın yayılması gerektiği bir yer olarak görüyorlar. Türklük de burada şöyle devreye giriyor. 'Biz ekonomik olarak giderek büyüyoruz. Aslında bizim yaptığımız Türkiye'yi bir bölge gücü haline getirmek.' Yani bir anlamda kavga etmeden, dövüşmeden Osmanlı'yı yeniden diriltiyor bu yaklaşım. Mesela AKP mi Gülen cemaati mi, hangisi daha küreselleşmeci diye sorarsanız bence Gülen cemaati daha küreselleşmeci ve daha Avrupa Birliği taraftarı.

Peki, hangisi daha milliyetçi diye sorarsam?


Milliyetçilik konusunda çok farklılaşmıyorlar. Turgut Özal'ın getirdiği söylemle milliyetçilik artık farklı bir içerik kazanmaya başladı. Milliyetçilikle ekonomizm iç içe geçmeye başladı. Bu da şu demek. “Küresel dünya içinde var olmak zorundayız. Böyle bir dünyada bölgesel güç olduğumuzda yani ihracatçılarımız dünyanın her yerine mal satabildiğinde, işte bu bir milliyetçiliktir” diyen bir yaklaşım bu. Buna pozitif milliyetçilik diyorlar.

Pozitif milliyetçilik olabilir mi? Mümkün mü?


Ben bu kavrama karşıyım. Aslında Gülen cemaatinin diğer milliyetçilik türlerinden özellikle de ulusalcılıktan ayrıldığı nokta 'Osmanlı barışı' denilen nokta. Bence Osmanlı barışı bir icattır. Zira, 'Osmanlı bütün bölgeye adalet ve barış getirmiştir. Zaten Osmanlı'nın amacı da bir medeniyetler uzlaşmasıdır' gibisinden bir söylemdir bu...

Türklük vurgusu nerede burada?


Osmanlının hâkim unsurunu Türk olarak görüyor Gülen Cemaati. Sünni-Hanefi unsurunun hâkim olduğu bir Türkiye istiyor ve Türklük vurgusu pragmatik nedenlerle yer alabiliyor. Çünkü cemaatin Kürtlerle çok güçlü ilişkileri var. Milliyetçilik konusunda ölçülü davranıyorlar. Son dönemde milliyetçilikle ulusalcılığın yan yana gelme ihtimalinden çok ürktüler.

Niye?


Kendi tabanlarını milliyetçiliğin kendilerine göre olumsuz olan yönlerinden uzaklaştırmak için ciddi bir eleştiri kampanyası başlattılar. Zaten milliyetçiliği eleştirirken buna milliyetçilik demiyorlar, ulusalcılık diyorlar. Yani milliyetçiliğe bakışlarında iyi milliyetçilik, kötü milliyetçilik diye bir yaklaşım var. “Milliyetçiler bizim ülkemizde dindardır. Temiz insanlardır. Ulusalcıların ise dinle ilgisi yoktur. Bu ikisinin yan yana gelmesi tehlikelidir. Dolayısıyla biz bu noktada müdahale etmeliyiz” diyorlar. Sert milliyetçiliğin kendi genel stratejilerine problem çıkaracağını bildikleri için ve cemaatin Türkiye'deki milliyetçi dalganın yükselmesinden etkilenmesini engellemek için milliyetçilik kavramını kullanmadan ulusalcılık eleştirisi yapıyorlar.

Irkçılık konusuna dönersek... Bizim büyük bilimsel buluşlarımız, büyük bir edebiyatımız, dünyayı etkileyen büyük sanatsal yaratıcılığımız pek yok. Bunları ölçü olarak da pek kullanmıyoruz zaten. Irkımızı yüceltmek için 'kahramanlık' ve yiğitlik mi bizim en önemli ölçümüz? 


Sosyal psikolojide çok bilinen bir şeydir. Zayıflık hissettiğinizde bunu dışsal bir yüceltmeyle telafi edersiniz. Milli eğitim ideolojimiz bu anlayıştan hiç kurtulamadı. 1980'den beri milli eğitimin dilinin daha dünyalaşması ve hümanist bir boyut kazanması için kim çabaladıysa hiç bir mesafe alınamadı. Dolayısıyla dünyayla özgüvenli, eşit bir ilişki kurabilecek öğrenci yetiştirme modeline gidilmedi. Aksine ırkçılık boyutunu da içeren dışlayıcı, özgüvensiz bir milli eğitim modeli benimsendi.

Kim direndi milli eğitimin sisteminin değiştirilmesine? 


Sağcılar arasında, Talim Terbiye Kurulu'nun Türk medeniyetinin var oluşu için gerekli olduğuna dair bir inanç var. Talim Terbiye'ye başka hiçbir anlayış sızamıyor. 1980'den sonra askerler istedikleri çerçeveyi çizdiler ve orayı milliyetçi muhafazakâr entelektüellerle doldurdular. Bu eğitim sistemi milliyetçi, ırkçı savrulmalara zemin sağlıyor. Türkiye işte bu sistemle küreselleşmede ağır aksak ilerlemeye çalışıyor. İnsanlar, öğrendikleri şeylerle yaşadıkları hayat arasındaki mesafe büyüdükçe şizofrenik bir gerilim yaşıyorlar.

Bu gerilim toplumsal hayatta nasıl bir sonuç veriyor?


Bu gerilim şiddeti çok besliyor. Dünyanın değerleriyle ters düşen bu eğitimden dünyaya uyumlu kültür adamları çıkmaz. Bu eğitimden çıksa çıksa sadece başarılı işadamları çıkabilir o kadar. Zaten bugün Türkiye'de dünyayla uyumlu olmak isteyenlerle uyumsuzlukta devam etmek isteyenler çatışıyor. Yani normalleşme yanlılarıyla normalleşmeye karşı çıkanlar arasında bir çatışma bu. Dünyaya nasıl uyumlanabileceğimizle, eklemleneceğimizle ilgili bir kimlik kavgası bu...

Peki, cemaat içinde kalarak, bir cemaatin üyesi olarak dünyayla bütünleşmek, birey olmadan dünyalı olmak mümkün mü?


Dünyayla bütünleşmekten çok kendi gettoları içinde kalarak dünyada başarılı olabiliyorlar bir yere kadar.. Ama o getto içinde kalmak da kolay değil... Bireysel farklı yaşam arayışlarının olması kaçınılmaz. Böyle bir sürü insan var. Kemalistler içinde de var, Gülen cemaati içinde de var. Yurtdışına gidip dünyanın daha farklı olduğunu anlayan ve kendi hayatını kurmaya çalışan bir sürü insan var...

AKP bütün bu çatışmaların tam olarak neresinde duruyor sizce? 


Türkiye'nin dünyaya hızlı entegrasyonundan, bütünleşmesinden AKP ürktü. AKP'nin sosyal muhafazakârlığı, onun pragmatik politik reformculuğunun önünü tıkamaya başladı. Çünkü Türkiye dünyaya yakınlaştıkça, toplumun önemli bir kesimi de muhafazakârlarla zıtlaşmaya başlıyor. Mesela... 1950'lerde Avrupa'da bizim bugün yaşadığımıza benzeyen tabular vardı. Mesela 1950'ler Almanya'sında nikâhsızların birlikte yaşaması tabuydu. Zaman içinde bunları aşan bir kültür oluştu orada. Biz de dünyayı iyi kötü takip eden bir ülkeyiz. Dünyaya yakınlaşma, toplumun bireysellik üzerinden kendini aramasına yol açabilir. Bizde de aynı değişim yaşanabilir. Bu da İslamcı geçmişi olan bir partinin çok tolere edebileceği bir durum değil.

Irkçılık toplumsal bir hastalık mıdır? 


Belli dönemlerde çok şiddetlenebilen bir hastalıktır. Ermeni lafının hakaret kabul edilmesini başka nasıl açıklayabilirsiniz ki...

Nasıl iyileşir bu hastalık? 


Alevi gençliğiyle ilgili yaptığım araştırmada biri şunu söyledi. “Kürtler geliyor, her türlü maaşa sigortasız çalışıyor. Benim elimden ekmeğimi alıyor. Bunlar gelmeden önce biz daha rahattık” dedi. İkisi de yoksul ama Kürtler diyerek ırkçı terimlerle konuşmaya başlamış. Zaten fakir bir ülke ırkçılık sorunlarını aşamaz. Sadece okul düzeyinde bir yüzleşmeyle sorun aşılmaz. Çünkü toplumsal emek piyasasında da ırkçılık besleniyor. Üstelik bizim ülkemiz koca bir aile gibi. Bu da çok tehlikeli bir şey. Herkes aynı dizileri seyrediyor, herkes aynı şeylerle ilgili. Hep beraber televizyonun önüne oturan büyük bir aile bu toplum.

Aile olması niye tehlikeli? 


Bu toplum biraz farklılaşmalı, normalleşmeli. Bir toplum refah pastasından yararlanıp evinden çıkabileceği kadar müreffeh olmadığı sürece farklılığın peşine düşemiyor, hayatını farklılık üzerine kuramıyor. Hobileri olmuyor. Evine hapsolmuş insanların toplumu oluyor. Böyle bir toplumda insanların ötekini reddetmek üzerine ajite edilmesi, ırkçılığa varan milliyetçiliğin kışkırtılması iktisadi kriz dönemlerinde çok daha kolaydır.

Neşe Düzel / Taraf

Önemli: Bu sitede yayımlanan kürt, kürtler, kürt tarihi, kürt sorunu, kürt devletleri, kürt dili, kürt isyanları, kürtçe tv, trt 6 gibi bilgilerin hiç biri öznel değildir, tamamen sanal ansiklopedi ve köşe yazılarından alıntılarla oluşturulmuştur. Bilgilerin doğruluğundan sitemiz sorumlu olmamakla birlikte, yanlış gördüğünüz bilgileri çözüme en kolay yoldan bizlerle paylaşmanızı öneririz.
ensest hikayeler hikayeler hikaye
google hikaye sex video chat Odaları beyaz show leke kremi göz altı torbaları biojavu dizi izle mp3 indir sexsomnia vpills geciktirici penis büyütücü cinsel sohbet seks hikayeleri chat Asansör Karadeniz Haber ilahi dinle ilahiler film izle film izle sikiş izle sikiş izle porno izle sikiş izle porno siyah peynir sevişme sikiş Mankenler, Resimler Sex Hikayeler Divx Video lig tv izle justin tv bedava lig tv izle lig tv seks izle porno izle sikiş sikiş film izle Film izle
jagra jagra jagra jagra penis buyutuculer sex shop penis buyutuculer v-pills tatil azdirici kahve sirhunter sirhunter sirhunter saat kamera kalem kamera magna rx vpills penis buyutucu azdirici azdirici azdirici Komedi Videoari azdirici yatakarkadas.com cinselsex.net vpillsmarket.com penis buyutucu burclar posh kuafor ruya tabirleri yemek tarifleri hava durumlari azdirici ic giyimler mirc azdirici