« Önceki | Sonraki »

30/3/2009

2009 yerel seçimleri ve Kürtler

Türkiye 2009 yerel seçimlerinide demokrasinin ışığına gölge düşürmeden geçirmeyi başardı. Peki son seçim olan 22 temmuz 2008 den beri ne değişti Kürt dünyasında?

Makaleye başlamadan önce matematiksel değişimleri vermek istiyorum, 9 ay önce güneydoğuda neredeyse % 60 ın üzerinde oy alarak DTP yi saf dışı bırakan AKP bu seçimlerde güneydoğu ve kürt nüfuslu illerin hemen hepsini kaybetmiş ve sancağı yeniden DTP ye devretmiştir.

Peki bu faunayı yakından tanıdığını idda eden sayın Recep Tayyip Erdoğan nerede hata yaptı? Hemen seçimlerin ardından Irağa operasyon düzenlenmesinden mi başlasak, Amed'in göbeğinde ya sev ya terk et demesinimi, yoksa anadilini konuşmak isteyen parti liderine yaptığı muameleler mi?

Açmak için seçim arefesini beklediğin TRT Şeş seni kurtarabilir mi sayın başbakanım? Davosta yaptığın atak ne kadar umrunda siirt'linin, kar mı ettik bu işten? Evet sayın Erdoğan iyi bir başbakan, ama göremedi. Kürt halkının öncelikli taleplerini anlayamadı, ya da anlatmadılar etrafındakiler. Rakibin DTP kürt halkına kültürel özgürlükten bahsederken sen yapılmayan yollardan bahsettin, olmuyor başbakanım asıl sorunu yok sayamazsın.

Umarım sayın başbakan bu seçimlerden ders alıp kürt halkının millet bilincinin yeniden oluşmaya başladığını görmüştür. Umarım 100 yıldır yapıldığı gibi makarna v ekömürle bu halkı kandıramayacağını da anlamıştır, somut adımlar beklemeye devam ediceğiz. 

26/1/2009

Vahap Coşkun: Kürtçeyi tanımak devlete zor geliyor

  Halen resmi bir belgeye Kürtçenin girmesinden özenle sakınılıyor ve "anlaşılmayan bir dil" olarak nitelendirilebiliyor. Kürtçeyi kabullenmek, onu tanımak devlete zor geliyor. Anlaşılan o ki, devletin hücrelerine işlemiş farklılık karşıtı zihniyetten arındırılması ve bütün vatandaşlarına eşit saygı gösterir bir olgunluğa erişmesi için, yapılacak yığınla iş var.

 
Türkiye, devletin birbiriyle çelişen birçok uygulamanın altına aynı anda imza attığını görmenin mümkün olabildiği ilginç bir ülke. Öyle ki, bu ilginç ülkede devletin "ak" dediğine zaman geçirmeden "kara" demesi veya bir konuda bir yandan yapıcı bir rol üstlenirken diğer yandan eş zamanlı olarak yıkım müteahhitliğine soyunması artık pek çok kimseye şaşırtıcı gelmiyor.

Mesela alın devletin Kürtçeye yönelik izlediği politikayı. Bugünlerde devleti, Kürtçenin resmî düzeyde tanınmasını sağlayacak hummalı bir hazırlığın içinde görüyoruz. Devlet hem TRT'de 24 saat Kürtçe yayın yapacak bir televizyon kanalını Ocak ayına yetiştirmeye çalışıyor, hem de Mardin Artuklu Üniversitesi bünyesinde bir Kürdoloji bölümü açmanın zeminini oluşturuyor. Bu hazırlıkların içinde yer alan bürokratlar ve siyasiler de Kürtçeye dönük sıcak mesajlar veriyorlar kamuoyuna. Örneğin, İstanbul'da Kürt aydınlarla buluşan TRT Genel Müdürü, Kürtçe-TV'de "resmi ideolojinin taşıyıcılığının yapılmayacağını" belirtiyor; Artuklu Üniversitesi Rektörü Kürdoloji bölümünün açılmasını "Geç kalmış bir çalışma" olarak tanımlıyor; Kürtçe TV'ye "Heşt" (Sekiz) yerine "Yekbun" (Birlik) ismini öneren AKP milletvekillerinde ise birden geç kalmış bir Ciwan Haco fanatikliği beliriyor.

Şimdi, bu tür hazırlıklar içine giren devletten ne beklenir? Kürtçe üzerindeki arkaik -ve çoğu da yasal bir dayanağı olmayan fiili- baskıları kaldırması, değil mi? Ama heyhat, böyle olmuyor. Dedik ya burası ilginç bir ülke ve bu ilginç ülkenin devleti, bir taraftan resmi düzeyde tanımaya başladığı Kürtçeyi diğer taraftan yasaklamak için elinden geleni ardına koymuyor. Birkaç örnek vererek bu yasağın ne denli pervasızca uygulandığını delillendirelim:

KÜRTÇE’NİN KAMUSALLAŞMASI ZOR

Hakkâri-Yüksekova'nın DTP'li Belediye Başkanı Salih Yıldız, Ramazan Bayramı vesilesiyle ilçe merkezine bir pankart astırır. "Cejna Remezané lı we piroz be" (Ramazan Bayramınız kutlu olsun) yazılı pankart, İlçe Emniyet Müdürlüğü ekiplerince, bir gece yarısı indirilir. Pankartın üzerinde herhangi sakıncalı (!) bir ibare yoktur, dolayısıyla ortada bir suçtan bahsedilmesi de imkân dâhilinde değildir ama daha önemli bir şey vardır: Yüksekova'nın emniyetçileri Kürtçeye tahammül edememişlerdir ve bu tahammülsüzlük, pankartın alelacele indirilmesi için yeterlidir. (Radikal, 02.10.2008)

Kürtçe oyunlar sergileyen Tiyatro Avesta, 1992'de Diyarbakır'da sokak ortasında infaz edilen Apé Musa'nın (Musa Anter'in) hayatından kesitler içeren "Araf/İki Ülke Arasında" isimli bir oyunu İzmir'de sahnelemek ister. Gerekli girişimler yapılır, görünürde herhangi bir sorun yoktur. Fakat son anda İzmir Valiliği, hiçbir gerekçe göstermeden oyunun sahnelenmesini yasaklar. Böylece Kürtçe özgürlüklere yelken açamaz ve "arafta kalır." (Taraf, 18.10.2008)

Siirt E Tipi Cezaevi'nde yatmakta olan Zeki Kayar'ın, Dilé Xembar (Üzgün Yürek) isimli Kürtçe şiir kitabı Ocak 2007'de Tevn Yayınları tarafından basılır. Yayınevi, Kayar'a kendi kitabından bir koli gönderir. Ancak o sırada Gaziantep H Tipi Cezaevi'nde bulunan Kayar kitabına kavuşamaz. Çünkü cezaevi yönetimi, Kürtçe yazıldığı için kitabı Kayar'a vermez. Bunun üzerine Kayar mahkemeye başvurur, ne var ki mahkeme de Kayar'ın talebini reddeder. Gerekçe tanıdıktır: Kürtçe "anlaşılmaz bir dildir", bu dilde yazılan kitap tercüme edilmediği için kamu güvenliğini tehlikeye düşürebilir. Kitap hakkında hâlihazırda bir toplatma kararı mevcut değildir ve kitap her yerde serbestçe satılmaktadır. Dolayısıyla Kayar'ın kitabının kendisine verilmesinde hukuki bir engelden söz edilemez. Ama bu ülkenin insanları, bu ülkede "her şey, hukuktan ibaret olmadığını" bilebilecek bir deneyime sahiptir. (Taraf, 03.11.2008)

YASAKÇI ÖRNEKLER ÇOK

17. Fotoğraf adlı bir grup Kürt yazar Mehmed Uzun ile ilgili bir belgesel hazırlar ve bu belgeselin davetiyelerini milletvekillerine gönderilmek üzere TBMM'ye iletir. Davetiyelerde Mehmet Uzun'dan bir alıntı vardır: "Siz istediniz, ben de anlatacağım. Şimdi kandili yakın ve unutulmuşların sesini dinleyin." Uzun’un bu sözleri davetiyede Türkçe, Kürtçe ve İngilizce yazılır. Bunun üzerine TBMM Genel Sekreterliği iki gün boyunca davetiyeleri inceler ve "Üzerinde Kürtçe yer aldığı ve ne yazıldığının anlaşılmadığı" gerekçesiyle davetiyelerin dağıtılmasına izin vermez. (Taraf, 03.11.2008)

Meclis'in Kürtçeye duyduğu alerjiyi gösteren daha epey olay var. Örneğin, Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi'nin, Kültür Bakanlığı'nın desteği ve AB fonlarıyla hazırladığı "Dengbejler" ile ilgili kitabın milletvekillerine dağıtılmasına karşı çıkar Meclis. Keza DTP Siirt Milletvekili Osman Özçelik'in, Kurban Bayramı münasebetiyle Meclis Basımevi'nde Türkçe ve Kürtçe bir bayram tebrik kartı bastırma talebini reddeder Meclis.

Bu örnekleri çoğaltmak mümkün. Bakın daha seçmenlerine Kürtçe veda ettiği için mahkemelere düşen siyasetçilerden, Kürtçe anadil eğitimi istedikleri için üniversitelerinden uzaklaştırılan öğrencilerden, içinde Kürtçenin de yer aldığı birçok dille belediyecilik hizmeti vermeye çalıştığı için görevden alınan Diyarbakır Sur Belediyesi'nden bahsetmedik bile. Örnek çok, yara derin. Dolayısıyla bu tür örnekleri çoğaltan zihniyete odaklanıp, şu sorunun yanıtını aramak gerek: Kamusal sorumluluk taşıyan makamlar neden Kürtçeyi, onu anadili olarak kullanan insanları incitecek sıfatlarla anmaktadırlar? Devlet kurumları neden genel bir davranış olarak Kürtçeye karşı hasmane bir tutum takınmaktadırlar?

Bu sorunun yanıtlanması için, Cumhuriyet'in kuruluş ideolojisine ve Cumhuriyet yönetiminin, hâkim etnik kimliğin (Türk) ve onun belirtisi olan dilin (Türkçe) dışında hiçbir kimliğe ve dile müsamaha göstermeyen uygulamalarına bakılması gerektiğini düşünüyorum. Kürtler, ülke sınırları içinde yer alan herkesin aynı etnik kimliği kabullenmesi ve aynı dili konuşmasını hedefleyen etnik tektipleştirme politikalarına daima muhalefet ettiler. Devletin bütün ideolojik ve askeri aparatlarını kullanarak kendilerini "Dağ Türkleri" olduklarını kabule zorlamasına karşın Kürtler, etnik kimliklerini korumada ve dillerini konuşmada ısrarcı oldular. Bunun sonucu ise, Kürtçe üzerindeki baskılarını artması oldu.

YASAYLA YASAKLANAN DİL(Dİ)

Kürtçe, gerek tek parti döneminde gerekse çok partili rejimde etnik birliği bozan bir unsur olarak görüldü. Bu nedenle tüm Cumhuriyet tarihi boyunca, iktidarda hangi partinin bulunduğundan bağımsız olarak, Kürtçe üzerindeki asimilasyonist politika bir devlet politikası olarak uygulanageldi. Nerdeyse tüm coğrafi birimlerin Kürtçe olan isimleri Türkçeleştirildi, Kürtlerin, kendi çocuklarına anadillerinde isim vermeleri yasaklandı, çarşı pazarda Kürtçe konuşmak cezai yaptırıma bağlandı. Bildikleri tek dil olan anadillerinden mahrum edilmeleri, Kürtlerin büyük çoğunluğunu kamusal mekânlarda sağır ve dilsizliğe mahkûm etti.

Bugün yaşadığımız birçok soruna kaynaklık eden 1980 darbesi, türlü yasaklarla boğuşan ve zar zor nefes alan Kürtçenin çanına ot tıkamak için daha önce muhtemelen şeytanın bile aklına gelmeyen bir tanımı 82 anayasasına yerleştirdi: "Yasayla yasaklanan dil." Amaç açıktı: Hukukun zorlayıcı gücünden istifade edip varlığına tahammül edilmeyen bir sosyal olguyu (Kürtçeyi) ortadan kaldırmak. Bu amaca binaen 1983'te çıkan 2932 sayılı yasa hangi dil(ler)in yasak kapsamına girdiğini açıklığa kavuşturuyordu; buna göre "T.C. tarafından resmen tanınan ülkelerin resmi dilleri dışında kalan bütün diller" yasak kapsamına alındı. Böylelikle Kürtçe hem anayasal hem de yasal zeminde yasaklanmış oldu.

Ancak Kürtçenin üzerine çöken bu zifiri karanlık ilânihaye hüküm süremedi. 80'lerin sonu 90'ların başlarından itibaren gerek siyasal alanda Kürt kimliğine ilişkin taleplerin artması ve gerek Türkiye'nin tam üyeliğine aday olduğu AB normlarının zorlamasıyla Türkiye mevzuatındaki bazı çağ dışı hükümleri değiştirmek zorunda kaldı. Mesela Kürtçeyi yasa dışı konumuna sokan 2932 sayılı yasa yürürlükten kalktı, "yasayla yasaklanmış dil" ibaresi anayasadan çıkartıldı, sınırlı da olsa bazı dillerin radyo-tv yayını yapmasına olanak tanındı ve sonunda Kürtçe yayın ve eğitim gibi taleplerin bizzat devlet tarafından gündeme alındığı mevcut duruma gelindi.

EĞİTİMİ YASAK TV’DE SERBEST

Bugün varılan noktada Kürtçenin geçmişe nazaran daha iyi bir konumda olduğu söylenebilir. Ancak ne bir çırpıda geçmişi unutmak mümkün, ne de geçmişin yükünden hemen kurtulmak. Hukuki metinlerdeki yasaklar öyle ya da böyle ortadan kalkıyor, ama yasaklarla kodlanmış zihniyetlerin özgürlüğe alışması öyle hemen olmuyor, zaman alıyor. Halen resmi bir belgeye Kürtçenin girmesinden özenle sakınılıyor ve halen Kürtçe "anlaşılmayan bir dil" olarak nitelendirilebiliyor. Tüm bunlar, sorunun sadece yasaları değiştirmekle çözülecek kadar yüzeysel olmadığına delalet ediyor. (Kaldı ki daha değiştirilmesi gereken pek çok yasanın bulunduğunu da unutmayalım. İlk akla gelenler, anadilde eğitimi yasaklayan Anayasanın 42. md. ile siyasi faaliyetlerde anadilin kullanılmasını yasaklayan Siyasi Partiler Yasası'nın 81. md.) Kürtçeyi kabullenmek, onu tanımak devlete zor geliyor. Anlaşılan o ki, devletin hücrelerine işlemiş farklılık karşıtı zihniyetten arındırılması ve –sadece Kürtlerin değil- bütün vatandaşların sahip oldukları dillere eşit saygı gösterir bir olgunluğa erişmesi için, daha yapılması gereken yığınla iş var.

* Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi / vahapcoskun@gmail.com

25/1/2009

Kürt Milliyetçiliğinin geç doğumu

  Osmanlı Devleti’nde, 1839’da Tanzimat ilanından sonra yaşanan ilk ciddi Kürt ayaklanması  Cizre’deki son Botan Emiri Bedirhan Bey’in 1847’deki ayaklanmasıydı ama bu bırakın milliyetçiliği, ‘Kürtlük bilinci’yle bile değil, merkezi devlete karşı yetke alanını genişletmek için yapılmış bir başkaldırıydı. Yıllarca merkezle işbirliği içinde yöredeki Kürt aşiretlerine hükmeden Bedirhan Bey, bir süre sonra gücünün büyüsüne kapılmış, önce devletin Hıristiyan tebaasından Nasturilere saldırmış, arkasından Van bölgesinde Tanzimat reformlarına karşı çıkan Kürt aşiretlerine arka çıkmıştı. Merkezi devlet de, Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Paşa tehlikesini savuşturduktan sonra Bedirhan Bey’e haddini bildirmeye karar vermişti. 1847’de başlayan çatışmalar, sekiz aylık bir mücadeleden sonra merkezin galibiyeti ile sonuçlandı. Bedirhan Bey önce İstanbul’a sonra yabancı ülkelerin ricasıyla Girit’e sürgüne gönderildi. Orada Müslüman ve Hıristiyanlar arasında arabuluculuk yapması üzerine devlet tarafından affedildi ve ‘Paşa’ unvanıyla ödüllendirildi.

25/1/2009

Kendi var adı yok bir ülke: Kürdistan

‘Kürdistan’ terimi ilk kez, son Büyük Selçuklu Sultanı Sancar Bey’in (ö. 1157) merkezi bugünkü İran’ın Hemedan kentine yakın Bahar kenti olan ‘Kürdistan Eyaleti’nde kullanılmıştı. Kürdistan adı, coğrafi bir terim olarak, Kanuni Sultan Süleyman 1525 ve 1553 tarihli fermanlarında da vardı.  I. Ahmet 1604 tarihli fermanında ‘Umum Kürdistan’ terimini kullanmıştı. 17. yüzyıl yazarı Evliya Çelebi ünlü seyahatnamesinde ayrıntılarıyla ‘Kürdistan’ bölgesini ve şehirlerini anlatmıştı. Sadrazam Mustafa Reşit Paşa 1847 yılında yönetim birimi olan ‘Kürdistan Eyaleti’ni kurdu. 13 Aralık 1847 tarihli Takvim-i Vekayi’de yayınlanan düzenlemedeki eyaletin merkezi Ahlat’tı ve Diyarbakır, Muş, Van, Hakkari, Cizre, Botan ve Mardin’i kapsıyordu. Merkez sonra sırasıyla Van’a, Muş’a ve Diyarbakır’a taşındı. 1856’da bu eyaletin sınırları yeniden düzenlendi, 1864’te ise Diyarbakır ve Van vilayetlerine bölünerek son buldu.

I. Abdülmecid (1839-1862) Bedirhan Bey’in eline geçen Harput, Urfa, Diyarbekir, Erzurum, Bağdat ve Musul bölgelerini geri alınmasının şerefine 1847’de Kürdistan madalyası yaptırmıştı. Altın, gümüş ve bronz  üç çeşit 29 mm. çapındaki madalyanın üzerinde Kürdistan dağlarının kabartması, Kürdistan yazısı ve taarruzun Rumi takvimdeki yılı 1263 yazıyodu. Madalyanın arka yüzündeyse Abdülmecid’in tuğrası yer alıyordu.

Dahiliye Nazırı Mehmed Ali Bey’in Hariciye Nazırı Ferid Paşa’ya gönderdiği13-14 Nisan 1335/1919 tarihli tezkireye bakılırsa bu tarihte de ‘Kürdistan, Ermenistan, Kürt gibi terimler hiçbir komplekse kapılmadan kullanılıyordu.

Milli Mücadele’nin başlarında, Mustafa Kemal’in, Kürt aşiret reislerine çektiği telgraflarda, Sovyet Rusya Dışişleri Komiseri Çiçerin’e yazdığı mektuplarda, bazı meclis konuşmalarında ‘Kürdistan’ dediğini, Birinci Meclis’in Doğu’dan gelen üyelerine ‘Kürdistan’ milletvekili dendiğini biliyoruz. Ama 1923’ten itibaren belgelerde bölgeden Vilayat-ı Şarkıya veya Şarkî Anadolu olarak söz edilmeye başladı. 1930’larda Şark, 1950’lerde Doğu ve Güneydoğu Anadolu, 1960’larda Kalkınmada Öncelikli Yöreler, 1984’ten 2002’ye kadar OHAL Bölgesi dendi. Bugün ise belirgin bir adı yok ama Kürdistan adını telaffuz etmek adeta tabu haline geldi. Öyle ki, Irak’ta resmi adı ‘Kürdistan Bölge Yönetimi’ olan idari yapı için bile ‘Kuzey Irak’taki oluşum’ gibi garip bir terminoloji kullanılıyor. İran’daki Kürdistan bölgesinden ise çok az kimsenin haberi var.

25/1/2009

Nuri Yaman: Akan kandan rant sağlayanlar var

<_script />
Nuri Yaman, 39 yıl üst düzey bürokrat olarak görev yaptıktan sonra DTP'ye girdi. 22 Temmuz seçimlerinde Muş milletvekili seçildi. Yaman, ne eski DEP'li, ne de daha önce Kürt sorunu konusunda siyaset yaptı.

Yıllarca kaymakam, vali yardımcısı ve mülkiye başmüfettişi olarak hizmet verdi. Bir yıldır da DTP'de. Kendini Kürt sorununun çözümünü en iyi bilen insanlardan biri olarak tanımlıyor. Yaman, sorunun TBMM çatısı altında, daha çok demokrasiyle ve her siyasi görüşün sorumluluğuyla çözüleceğine inanıyor. Etle tırnak gibi olan Türk-Kürt kardeşliğini hiçbir gücün bozamayacağının altını çiziyor. Sorunun demokratik yöntemlerle çözümü için herkesin elini taşın altına koymasını istiyor. Aklı başındaki hiçbir Kürt'ün Türkiye'nin birlik ve bütünlüğüne aykırı bir düşünce içinde olmadığını vurguluyor. Son terör olaylarını bazı çevrelerin çıkar hesaplarına bağlıyor. Mart 2009'da yapılacak yerel seçimlerin de bu olayların artmasında etkili olduğu görüşünde. Partisine açılan davanın 'kapatma' kararıyla sonuçlanmasının ise Türkiye'de kaos isteyen çevrelerin ekmeğine yağ süreceğine dikkat çekiyor. Yaman, kapatma davasından olumlu bir sonuç bekliyor İddianamedeki suçlamalara itirazı var. Parti olarak her fırsatta Türkiye'nin bölünmez bütünlüğünden bahsettiklerini, barış ve kardeşliğe vurgu yaptıklarını belirtirken Anayasa Mahkemesi üyelerinin bu durumu gözeteceğine inanıyor. Mahkemenin 4 üyesini yakından tanıdığını ve ülkesini çok seven bu insanlardan Türkiye'nin aleyhine bir kararı beklemediğini kaydediyor. Yaman, şöyle devam ediyor: "DTP'nin siyaset dışı bırakılmasının Türkiye'nin yararına olmayacağı konusunda hakimlerin vicdani bir kanaate varacaklarını düşünüyorum. Ne yazık ki ülkemizin kaosa sürüklenmesini isteyen ve varlık nedeni bu kaoslar olan çevreler var. Onların ekmeğine yağ sürülmemesi lazım. Bizim hiçbir ifade ve davranışımız Venedik Kriterleri'ne aykırı değil. Zaten iddianamede partinin kapatılmasını gerektirecek bir delil yok. Hiçbirimiz TBMM'ye gelirken yaptığımız yemine aykırı davranmadık." Yaman bugüne kadar kapatılan aynı gelenekteki partilerin AİHM'ye gittiklerini, hepsinin de haklı bulunduğunu hatırlatıyor. Çözümün parti kapatmayla ya da askeri yöntemlerle olmayacağını anlatan Yaman, Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ'un Kara Kuvvetleri Komutanlığı döneminde, gençlerin dağa çıkmasının yollarının kapatılamadığına yönelik açıklamalarını önemsiyor. Nuri Yaman, "Bu yolu kesmenin yolu barıştır, kardeşliktir, birlikte çözüm aramaktır. Kürt dili ve kültürü üzerindeki baskılar kalkarsa sorun çok daha kolay çözülecektir. Silahın çözüm olmadığını hepimiz söylüyoruz. Hak ve özgürlük aramanın silahla olmayacağına inanan bir insanım. Ancak hak ve özgürlük isteyen insanların üzerine de silahla gidilmemeli." şeklinde konuşuyor. DTP'li Nuri Yaman'ın tespitleri şöyle:

Büyükanıt insancıldı, köyümüzün delisini bile sordu

Eski Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt'ı üsteğmenliğinden beri tanırım. 1965-68 yılları arasında bizim ilçede görevliydi. O dönemin belediye başkanı ağabeyimle yediği içtiği ayrı gitmezdi. 1. Ordu komutanı ve Kara Kuvvetleri komutanıyken kendisiyle iki kez uzunca sohbet ettim. Görüşmemizde bana 40 yıl öncesinin insanlarını isim isim sordu. Garibanları nasıl baş göz ettiğini anlattı. Mahallenin delisini bile sordu; 'Ne yapıyor?' dedi. Büyükanıt, "Kürt İsmet diye bir arkadaşım vardı, o zaman devlete karşı başkaldırı yoktu." şeklinde bir açıklama yapmıştı. Bahsettiği kişi ağabeyimdi. DTP'den vekil olduktan sonra randevu istedim ama görüşemedik.

Hatalarımız var ama çözüm Meclis'te

39 yıl boyunca devlete hizmet ettim. DTP'den vekil seçilince bazı arkadaşlarım beni yadırgadı. Ama düşüncelerimi anlatınca bana hak verdiler. Parti içinde hiçbir sorun yaşamadım. Arkadaşlarım birlikte yaşam ve birlikte çözüm istiyor. Bazen politika icabı geldikleri kesimlere 'selam verme veya hoş görünme' amacıyla yanlış şeyler söyleyenler olabiliyor. Ama bunlar siyaseten söylenmiş şeylerdir. Yeri, zamanı ve üslubunda hata yapılabiliyor. Ama 21 kişilik gruptaki herkes sorunun Parlamento'da çözülmesini samimi bir şekilde istiyor.

Kan üzerinden asla siyaset yapılmaz

Son olaylarda dökülen kandan ve kirli savaşın sürdürülmesinden belli çevrelerin çıkarı var. Ne Türkler ne de Kürtler kan dökülmesinden ve terörden hoşnut. Şiddetle ne hak aranır, ne de hak arayanlarla mücadele edilir. Bu şekilde hiçbir sorun çözülmez. Son olaylarda yaklaşmakta olan yerel yönetim seçimlerine ilişkin rant beklentilerinden bahsediliyor. Kan üzerinden asla siyaset yapılmaz. Ben bütün bunların ötesinde, çözümü hükümetin inisiyatifi almasında görüyorum. Kürt sorununun temel noktaları çözülürse, PKK'nın kan dökmek için bahanesi kalmaz.

Üst düzey bürokratlarla sürekli görüşüyoruz

İçişleri Bakanlığı'nın, Başbakanlık'ın en üst düzeydeki bürokratlarıyla Kürt sorununun çözümüne yönelik altyapının oluşması için sık sık bir araya geliyorum. Devlet ile parti arasındaki ilişkileri sağlama adına bir köprü işlevi görüyorum. Hükümete partimin mesajlarını götürüyorum. Bakanlarla bu konularda sohbet ediyoruz. Devleti tanıyan ve siyasetin içindeki biri olarak diyalog görevini üstleniyorum. AK Parti, CHP ve MHP'de çok yakın dostlarım var.

MHP lideri Bahçeli'ye çay içmeye gideceğim

Sayın Devlet Bahçeli'yle aramızda çok büyük bir sevgi, saygı var. Sokak hareketlerine yeşil ışık yakıldığı dönemlerdeki gibi bir lider olsa bugün Altınova'da neler olurdu? Bazı çevreler bilseler ki Bahçeli, sokak olayları konusunda sert tedbirler uygulamayacak, yine o girişimlerde bulunurlar. Bahçeli, devleti tanıyan, geçmişi iyi irdeleyen bir insan. Türk-Kürt kardeşliği için onun duruşu çok önemli. Ben kendisiyle görüşmek istediğimi söyledim, 'Beklerim.' dedi. Çay içmeye gideceğim.

HABİB GÜLER-ZAMAN

<_script /><_script />
<_script />

Önemli: Bu sitede yayımlanan kürt, kürtler, kürt tarihi, kürt sorunu, kürt devletleri, kürt dili, kürt isyanları, kürtçe tv, trt 6 gibi bilgilerin hiç biri öznel değildir, tamamen sanal ansiklopedi ve köşe yazılarından alıntılarla oluşturulmuştur. Bilgilerin doğruluğundan sitemiz sorumlu olmamakla birlikte, yanlış gördüğünüz bilgileri çözüme en kolay yoldan bizlerle paylaşmanızı öneririz.
google porno videolar oyun sex hikayeleri tcsex